Düğün Gecesi

Yazan 

 

KeyifKurdu Gezi Kulübü ’nün bir etkinliği ile Sirkeci-Hocapaşa’da buluştuk. Uzun zamandır ertelenmiş bir hasbihal ile randevumuz vardı. Çağrı başlığı oldukça yalın şekliyle “Tasavvuf ve Mevlevilik Semineri – SEMA” idi.

firin kebabi 400 webKonya " fırın kebabı "Konya " fırın kebabı "

Yolculuklardaki rehberimiz Mansur Karakoç, bizi bu kez gönüllerde rehberlik etmek için çağırmıştı…
Sırasıyla başladık, Mevlana Celaleddin Rumî, Mevleviliğin doğuşu, Sufizm ve Tasavvuf içindeki yeri, Derviş yolu-fikri-zikri üzerine derin bir sohbetler ve tabii sonrasında Sema gösterisi ile nihayetlendi gün… Aslında nihayetlendi demek de tam doğru değil, ekip başımızın aynı zamanda diğer bir özelliği gurmelik de olunca, hemen yakındaki bir lezzet durağını uğramamazlık edemedik: Konya mutfağına has “bamya çorbası” ile başladık. Üzerine “etli ekmek” ve doyumsuz “fırın kebabı” ile en azından gastronomik vuslata erdik…


Konumuz Mevlâna olunca, bir derya-deniz ile karşılaştık… Ertelenmiş bir hasbihal demiştim, hep bir gönül bağımız olsa da, yaşamdaki birçok şeyi ertelediğimiz gibi Mevlana’nın en azından felsefi yaklaşımını anlamak için yeterince zaman ayıramamışızdır. Mutlak zordur anlamak ya da hayatımızı buna göre düzenlemek, kabul. Fakat mühim olan yola çıkmak, gün sonunda çanağımızda ne toplanırsa da, bize kalacak kârdır nasılsa diye düşündük… Yazının yüzü soğuktur, ben, Mansur hocam gibi akıcı anlatamayabilirim ama ondan aldıklarımın özetini, biraz da kendim süsleyerek, izniyle ve sizlerin hoşgörüsüyle aktarmak isterim…

Mevlâna 30 Eylül 1207 yılında bugün Afganistan sınırları içerisinde yer alan Horasan Ülkesinin Belh şehrinde doğmuştur. Moğol istilasının başlayıp tehdide dönüşmesi, politik kavgalar ve başkaca nedenlerle Mevlâna, babasının yaşadıkları bölgeyi terk etmesiyle yolculuğuna başladı. 1213 yılında Belh ’den ayrılmak zorunda kalınınca, 1222 yılında Karaman’a gelene değin, güzergâhlarına Kâbe’yi de katıp, Hac farizasını yerine getirmek de dâhil, ailesiyle birlikte çok uzun ve meşakkatli bir yol kat etti.

mevlana gravur madalyon 400 webMevlana'yı anlatan eski bir gravürMevlana'yı anlatan eski bir gravür

7 yıl Karaman’da kaldıktan sonra, babasının Konya’ya davet edilmesiyle, nihai evine kavuştu Mevlâna. Babasının 1231 yılında ölümünden sonra da, eğitimini sürdürmüş, zamanla büyük bir ilim ve din bilgini olup, İplikçi Medresesi’nde vaazlar vermeye devam etmiştir. Bu vaazlarda kendisini dinlemeye gelenlerle dolup taşmasıyla ünü Konya’nın çok daha ötesine ulaşmıştı.

Belki Mevlâna’nın ününün başka diyarlara ulaşması, belki başka bilinmezlerin tesiriyle, 15 Kasım 1244 tarihinde Mevlâna, Şems-i Tebrizî ile karşılaşır. Mevlâna, Şems’te “mutlak kemâlin varlığını” cemalinde de “Tanrı nurlarını” görmektedir. Aralarında derin bir bağ kurulur. Oluşan gönül köprüsüyle, artık Mevlânâ Celâleddîn başka bir olgunluk dönemindedir.

Mevlânâ Celâleddîn’de bu değişikliği görüp, Şems’in varlığını kabullenememiş kimseler, Mevlânâ’ya ileri geri laflar ederler. Mevlânâ Celâleddîn’in bu kimselerden birine verdiği cevap ise olgunluğa geçişinin tarifidir de aslında:

 

"Onun ışığı vurmazdan önce ölü bir nakıştım sadece taş duvarlarınızda; O, elindeki yay ile vurmazdan önce tellerime, hep aynı nameyi çalıp söyleyen, kendi sesine yabancı bir kuru rebaptım. Ben onun avucunda bağlar, bahçeler ağaçlar görür; deryalar gibi geniş, deryalar kadar berrak sular görürüm. Onun avucunda çıkan ağaçların gölgesinde dinlenirim. Lâkin siz bunların hiçbirini göremezsiniz."

Şu üç sözden ibarettir ömür: önce hamsın, sıkı sıkı sarılırsın dünyanın nimetlerine; piştikçe düşünürsün daha da ötesini, mânâsız kalır eskiden yaptıkların; yeterince yanarsan da, vuslata erersin nihayetinde… Olgun meyve artık gerek duymaz sıkı sıkı sarıldığı dala, zamanı geldiğinde bırakır kendisini başka bir yolculuğa…

Ham adam (bedeni) kandile, olgun adam (canı) güneşe benzer. Kandil, ancak bulunduğu yeri, güneş ise tüm dünyayı aydınlatır, her eve misafir olur. Küçük bir üfürük bile kandili söndürebilir ama rüzgârdan, boradan, aya ve güneşe ne gam…


Konya ufukları kızıla boyanırken, bu âlemden can ve bekâ âlemine göç etmiştir Hazreti Mevlânâ. Ölümü, gerdek gecesi “Şeb-i Arûs” “Sevgiliye kavuşma” günü olarak kabullenmiştir.

Her yıl Aralık ayının ortalarına denk gelindiğinde, vuslat yıldönümleri çerçevesinde, Şeb-i Arûs törenleri yapılmaktadır.

 
sema 1 low 400 webŞeb-i Arûs - Düğün gecesi başlıyor...Şeb-i Arûs - Düğün gecesi başlıyor...
sema 2 low 400 webPostu selamlama Postu selamlama
sema 3 low 400 webŞeb-i Arûs - selamlaşma...Şeb-i Arûs - selamlaşma...
 

Şeb-i Arûs’u, törensel olsa da semâ gösterisini, mânâ olarak anlamaya çalışarak, Hazreti Mevlana’nın vuslata varan yolculuğuna da eşlik etmeye çalıştık, kısa süre dâhilinde. Hissemize düşeni de aldık yanımıza, duygularımızı da katarak paylaşalım sizinle.

Mevlevîlik deyince ilk akla gelen semâ, lügatte işitmek mânâsındadır. Terim olarak, mûsikî nağmelerin dinlerken vecde gelip hareket etmek, kendinden geçip dönmektir.

Hz. Mevlânâ zamanında belli bir nizâma bağlı kalmaksızın dînî ve tasavvûfî bir coşkunluk vesilesiyle icrâ edilen semâ, sonradan Sultan Veled ve Ulu Ârif Çelebi zamanından başlayarak Pîr Âdil Çelebi zamanına kadar tam bir disiplin içine alınmış, sıkı bir nizâma bağlanmış; icrâsı öğrenilir ve öğretilir olmuştur. Semâ, sembolik olarak, kâinatın oluşumunu, insanın âlemde dirilişini, Yüce Yaratıcı ’ya olan aşk ile harekete geçişini ve kulluğunu idrak edip “İnsan- ı Kâmil” e doğru yönelişini ifade eder.

 

sema 4 low 400 web
sema 5 low 400 web
 

Her ne kadar bizler için ilk kez şahit olmadığımız bir temaşa olmasına rağmen, ilk kez izleyen turistlerle birlikte, nihayetinde müştereken varılan ortak duygu çok netti:

Sema, maddî âlemden mana âlemine bir yolculuk, bir dalıştır. Sema güzellikler senfonisi, bir temaşa abidesidir. Sevgiliye olan naz ve niyazdır. Pervanenin ateşe uçmak için sıçramasıdır.

Musiki ile bütünleşen ve bir çeşit dans ve zikir olarak kabul edilebilecek sema, bu yolculukta yoldaş olur yolcuya. Ney’in sesi, aşığı sarhoş eden bir iksirdir. Bir aşk masalı ise semâ, ney kendi dilinde bu masalı anlatan bir öykücüdür.

Semâ, aslından uzak düşen bir canın kıvranışını, çırpınışını anlatır. Semazenin yoldaşı, aynı dertten muzdarip olan ney olur. Ney ve semazen birbirlerini en iyi anlayan iki dostturlar.

Semazenin yüreğini oyan aşk ateşiyle, neyin içini oyan aynı ateştir. Ayrılığı en çok onlar yaşamıştır. Ney kamışlıktan, asli vatanından ayrılmış; can da, mutlak varlıktan ayrı düşmüşlerdir.

 

Mesnevî, Dîvân-ı Kebîr, Fîh-i Mâ-Fîh, Mecâlis-i Seb’a ve Mektûbât  Hazreti Mevlânâ’nın günümüze ulaşan eserleri. Doğru okumasını bilenlere ya da en azından sırf meraktan göz atanlara dahi, çıkılan yolculuğun mahiyeti hakkında çok şey anlatmakta:

“ Küle döndüysen, yeniden güle dönmeyi bekle. Ve geçmişte kaç kere küle dönüştüğünü değil, kaç kere yeniden küllerin arasından doğrulup, yeni bir gül olduğunu hatırla.”

sema 8 low 400 web

 

Ve Hazreti Mevlânâ ile özdeşleşmiş, aynı yolun yolcularının çağrısıyla nihayetlendirelim yazımızı:

Gene gel gene, ne olursan ol, ister kâfir ol,

İster ateşe tap, ister puta, ister yüz kere tövbe etmiş ol,

İster yüz kere bozmuş ol tövbeni, umutsuzluk kapısı değil bu kapı,

Nasılsan öyle gel

 

Derleyen: Hakan Güneş

 

Yorum eklemek için giriş yapın

E-Bülten Aboneliği

ÜYE GİRİŞİ

res severa verum gaudium